KİTAPTAN HATIRALAR

Hatıralarla Muhsin Başkan

Onu en yakından tanıyanların kaleminden, İl Başkanımız Musa Avcı'nın derlediği anılar.

← Muhsin Başkan Sayfasına Dön
HATIRA

Koçum Nerede?

İnsanlık Mezhep Sormaz

Yıldızeli'ne seçim çalışmaları için erkenden vardım. Gün henüz tam aydınlanmamış, meydanı saran serinlik taşlara sinmişti. İlçe meydanında arkadaşlarla konuşurken aramızdan sıyrılıp geçen yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Yamalarla örülü eski bir ceket, ağır adımlar… Sırtında, tek başına bile kutsal bir yük gibi taşıdığı bir koç vardı. Ama gözleri, daha ağır bir şey taşıyordu.

Meydanın içinde dönüp duruyor, kısık ama titrek bir sesle soruyordu: "Koçum nerede, koçum nerede?"

Yanımdaki Yıldızelili arkadaşlara döndüm: "Kim bu amca?" "Alevi köylerinden bir kardeşimiz." dediler.

Adamın gözlerindeki hikâye içime işledi. Ömrü boyunca içinde sakladığı, belki de ilk kez dışarı taşan bir cümle gibi duruyordu bakışlarında… Yanına yaklaştım. "Amca, hangi koçu arıyorsun? Sırtındaki mi?"

Adam başını yavaşça iki yana salladı. Gözleri uzaklara, yılların ötesine daldı. Sesi, içindeki binlerce kelimenin arasından seçilip gelmiş gibiydi: "Hayır, hayır… Benim koçum Muhsin Başkan'dır."

Omzundaki koçu yavaşça yere bıraktı. Bir süre sustu. Sonra derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.

BABA NE OLUR BENİ BIRAKMA…

Kızım hastaydı… Sivas'taki doktorlar, "Ankara'ya götürmen lazım, burada elimizden bir şey gelmez." dediler.

Cebimde beş kuruş yoktu. Ama babaydım. Yolda kalamam, vazgeçemem. Kızımı aldım, Ankara yollarına düştüm. Günlerdir içimde büyüyen korkuyla hastanenin kapısından içeri girdim.

Beni kimse görmedi. Daha doğrusu görmek istemedi. Hastane koridorunda, kızım elimde, oradan oraya savruldum. Her kapı bir duvar, her duvar bir sessizlikti. Sonunda dizlerim çözüldü, bir köşeye oturduk. Çaresizlik, insanın en büyük acısıdır.

Bir şeyler yapmak zorundaydım. Meclis'e gitmek en doğrusu olurdu. Neden sonra kalktım. Kızım, solgun gözleriyle bana baktı. Hiçbir şey söylemedi ama gözleri, "Baba, ne olur bırakma beni…" diyordu sanki. Elini tuttum. İçimdeki yangını ona hissettirmemek için derin bir nefes aldım. "Beni burada bekle kızım. Bir çare bulacağım." dedim ve çıktım.

BENİM YÜZÜME BİLE BAKMADILAR

Meclis'e gittim. Oy verdiğim partinin milletvekillerine ulaşmak istedim. Tek tek kapılarını çaldım ama bırak derdimi dinlemeyi, yüzüme bile bakmadılar.

Kızım hastanede… Ben Meclis'te kapıların yüzüme kapanışını izliyorum… O an içimde bir şeyler koptu. Dışarı çıktım. Meclis'in soğuk koridorlarında bir yere çöktüm. İnsan, en çok o zaman anlıyor kimsesizliğini.

Kendi dünyamda cedelleşirken bir görevli yaklaştı. Eğildi, "Amca, iyi misin?" İyi olmadığımı ikimiz de biliyorduk ama yine de sordu. Beni dinledi. Sonra hafifçe başını kaldırıp başka bir dünyanın kapısını aralar gibi sordu: "Sen niye Muhsin Yazıcıoğlu'na gitmiyorsun?"

İçimde bir öfke kıpırdandı. "İyi de ben ona oy vermedim ki!" dedim. "Hem bizim partinin tam zıddı biri." Görevli omzuma dokundu. "O, kimseye oyunu sormaz. O, başka bir adamdır. Bir dene. Kaybedecek bir şeyin yok ya."

OTUR ANLAT HELE

Kapıyı tedirginlikle çaldım. İçeri girdim. "Muhsin Başkan, ben Sivaslıyım. Sana oy vermedim. Aleviyim. Ama bir derdim var." dedim.

Başkan gözlerimin içine baktı. Sonra masasının önündeki koltuklardan birini işaret etti. "Hemşehrim. Ben sana nerelisin, kime oy verdin, hangi mezheptensin diye sordum mu? Bir derdin var ki buradasın. Otur, anlat hele."

Oturduğumda dizlerimin titrediğini hissettim. Ama içimde ilk kez bir şeyler yerine oturuyordu. İçimden ılık ılık bir şeyler aktı. Bir çay söyledi. Önündeki bisküvileri önüme koydu. Sonra dinledi. Tek kelime etmeden, başını bile çevirmeden dinledi ve not aldı küçük bir kâğıda.

Ve aniden ayağa kalktı, dışarı çıktı. Birkaç dakika geçmedi ki geri döndü. "Hadi." dedi. "Gidiyoruz."

Önce lokantaya götürdü, karnımı doyurdu. Sonra arabasına bindirdi. Hastaneye vardık. O da ne! Az önce yüzüme bile bakmayan doktorlar şimdi kızımın başında telaşla koşuşturuyordu. Muhsin Başkan, sert ama babacan bir sesle konuştu: "Hocam, bu kız benim hastam." "Siz hiç merak etmeyin, Başkanım." dedi içlerinden biri.

Gençler geldi sonra… Ellerinde torbalar: pijama, terlik, peçete… Başkan bana baktı ve gülümsedi. "Bu gençler hastanede kaldığınız sürece burada olacaklar. Kan olur, başka bir şeye ihtiyacınız olur, onlara söylersin. Hastaneden çıkınca da yine bana gel, tamam mı?"

Kucaklaştık. O gitti. Neden sonra elim cebime gidince anladım ki, sarılırken cebime hatırı sayılır bir para koymuş.

BEN SEVGİMİ GİZLEYEMEM

Aradan zaman geçti. Kızım iyileşti. Gençler bizi Meclis'e götürdü. Başkan yine gülümsedi. Kırk yıllık dostmuşçasına hem benimle hem kızımla konuştu. "Hadi." dedi, "Bu sefer kızımızla da yemek yiyelim."

Yedik, konuştuk. O, benim mezhebimi hiç dert etmedi. Kızımla şakalaştı, güldü. Sonra kalktı, bizi AŞTİ'ye götürdü. Biletlerimizi bile önceden aldırmış meğer. Otobüse binmeden önce bana sarıldı. "Unutma." dedi. "Bir derdin olursa yine gel."

İşte şimdi buradayım. Bu koçu da koçum için getirdim. Ona sevgimi gizleyecek değilim ya! Ne yapsam, ne getirsem az gelir. Benim koçum oydu, anladınız mı? Ona bir koç değil, bin koç feda olsun!

NE GÜZEL BİR MİRAS BIRAKTIN, BAŞKAN…

O an bir koç getiren Alevi amcaya baktım, bir de gökyüzüne… İçimden geçen tek cümle şu oldu: "Ne güzel bir miras bıraktın, Başkan…"

Ve tam o anda uzaktan bir araba göründü. Ayağa kalktık. Arabaya baktım. İçinde, Muhsin Başkan vardı…

Bu hatırayı bizlerle paylaşan değerli büyüğümüz, rahmetli Aytekin Kulmaç'a sonsuz teşekkürler.
HATIRA

Kosova Dağlarında Muhsin Başkan

Recep İçin'in kaleminden

Yıl 1999. Kosova'da savaşın dördüncü ayı… Haberler her düştüğünde yüreğimizden bir parça kopuyordu. Uzak bir coğrafya sanılan o topraklar, aslında içimizin en yakın yeriydi. Acı, mesafe tanımıyordu.

Bir gün Muhsin Başkan sustu… Uzun süre konuşmadı. Sonra başını kaldırdı. "Gitmeliyiz Recep gardaş..." dedi. "Orada bizleri gözleyenler var. O gözlere bakmadan bu yük hafiflemez."

Onunla yürüyenler bilir; o, yolu anlatmazdı, yürürdü. Biz de ardından giderdik. Ben durumu anlamış işe koyulmuştum. Hazırlıklara hemen başladım. Haritalar açıldı, yollar arandı. Savaşın ortasına açılan tek kapı Arnavutluk'tu.

Bir sabah Fatih Camii'nin avlusunda buluştuk. Ezan, taş duvarlara çarpıp göğe yükselirken kalplerimiz aynı ritimde atıyordu. Dua ettik. Sözler kısa, niyet derindi. Yeşilköy'e doğru yola çıktık.

Tiran'a vardığımızda şehir bizi bekliyor gibiydi. Her köşede bizden bir parça vardı. Üzerimizde oldukça sade kıyafetler… Muhsin Başkan'ın sırtında bir çanta… Onu hiç öyle görmemiştim. Dikkatle baktım. Duygulanmamak elde değildi. Bir milletin içten duası, bir ümmetin kırık kalbini sığdırmış sırtında taşıyordu.

Geceyi orada geçirdik. Ertesi gün hedef belliydi: Koşare. Yollar tükenmişti. Yürümek günler alır, araçlar yarı yolda kalırdı. Geriye gökyüzü kalıyordu. Bir helikopter bulduk. Sahibi de pilotu da Sırptı. Gözlerinde mesafe, seslerinde soğukluk vardı.

Helikopterin yanına vardığımızda zaman bir an durdu. Kapısı yoktu. Açık bir boşluk, altımızda uçurum gibi uzanıyordu. Muhsin Başkan döndü: "Biz kadere iman etmiş bir kuşağız." dedi bizi tedirgin görünce. "Haydi." Bir cümle… ama bir ömrü sırtlayacak kadar ağır.

Uçuş başladı. Vadilerin içinden süzülüyorduk. Dere yatakları, ağaç gölgeleri, taşlık yamaçlar… Her şey saklanır gibiydi. Açık alan, hedef olmak demekti. Savaş yaklaştıkça motor sesi bile yoruluyordu.

Bir süre sonra pilot inişe geçti ve indi de. Başkan krokiye baktı. Gözleri daraldı. "Burası," dedi, "yolun başlangıcı sayılmaz." Sesinde yükselme yoktu, yalnızca kesinlik vardı. Tercüman konuştu, pilot karşılık verdi. Sözler havada çarpıştı. Sonra bir sessizlik…

Helikopterden aşağıya inen Sırp pilota doğru baktı Muhsin Başkan. Silahını aldı. Rüzgâr yüzünü kesiyordu. Bir an durdu. Ne yaptığını bilen bir kararlılıkla ardı ardına tetiğe bastı. Kurşunlar, pilotun ayak ucununda yarım daire çizerek toprağa düşüyordu. Toz havalandı. Sessizlik büyüdü.

Sonra konuştu: "Bizi sözleştiğimiz yere götür!.." Başkanımın ağzından çıkan her kelime bir hüküm gibi yere iniyordu. Pilotun rengi soldu. Ellerinde titrek bir kararsızlık… "Tamam," dedi.

Helikopter yeniden yükseldi. Bu kez yön doğruydu. Kısa bir süre sonra indik. Başkan etrafına baktı. "Burası," dedi.

Yol şimdi başlıyordu. Dağlara doğru yürüdük. Taşlar keskin, yollar eğimliydi. Her adımda içimizdeki kararlılık büyüyordu. Hafızamızı toprağa emanet edercesine dönüş için taşlara işaretler bıraktık. Önümüzde ve arkamızda iki savaşçı vardı. Dillerinde Türkçenin kırık ama sıcak yankısı…

Saatler sonra sesler duyuldu. Üç silahlı adam karşımıza çıktı. "Kimsiniz?" "Türkiye'den kardeşler!.." dendi. "Yalnız bırakmamaya geldiler." Bir anlık sessizlik… Sonra gözlerde ışık… Kısa sürede kalabalık arttı. Kırk kadar savaşçı etrafımızı sardı. Muhsin Başkan'ı tanıdıklarında dağlar sanki nefes aldı. Sarılışlar… Gözyaşları… Sessiz teşekkürler…

Karargâha ulaştık. Mağaranın içinde kurulu bir dünya… taş, toprak ama dimdik bir irade. Yardımları teslim ettik. Bir ocakta çay kaynadı. Paylaşılan bisküviler, sofradan çok gönüllere düştü.

"Dinlenin," dediler. Başkan çantasını başının altına koydu, uzandı. O an, gözümde bir görüntü belirdi: Kocatepe'de ufka bakan bir kumandan… Aynı sükûnet, aynı derinlik, aynı ağır sorumluluk… Yokluk vardı ama eksiklik hissedilmiyordu.

Cepheye çıkıldı. Başkan silahı eline aldığında zaman yavaşlamıştı. Üç gün hedefine kilitlenen mermi hızında geçip gitmiş ve dönüş vakti gelmişti. Orada yaşananlar sır olarak kalacaktı.

Sabah namazının ardından vedalaştık. Tekbirler yükseldi. Gözler doldu. Rüzgâr sustu. Dağlar üç günlük sırra şahitlik ediyordu.

Dönüşte taş işaretlerimizi takip ettik. Helikopter bizi bekliyordu. Pilot bu kez daha fazla para istedi. Başkanın cevabı kısa ve kesindi: "Anlaşma neyse, odur."

Tiran'a vardığımızda yüzlerde yorgunluk vardı. Ama içimizde tuhaf bir hafiflik… Türkiye yolunda Başkan bana baktı, gülümsedi: "Biraz kafa dinledik, değil mi gardaş?" dedi.

O an ben de gülümsedim, bir sırra ortak olmanın gururu ile...

Bu hatırayı bizlere anlatan Sayın Recep İçin'e sonsuz teşekkürler.
HATIRA

Unutulmayacak Bir Lider

Köksal Toptan'ın gözünden Muhsin Yazıcıoğlu

"Muhsin Başkan efsane bir isimdir. Bana sorarsanız Türk gençliğinin en önde gelen idollerinden biridir. Türklük sevdasıyla binlerce, belki yüz binlerce gencin yüreğine heyecan aşılamış büyük bir liderdir."

"Tam olarak ilk ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum ama birçok yerde birlikte olduk. Bunların içinde beni en çok etkileyen, 2005 yılında yaptığımız hac yolculuğudur. Ben eşimle, o ise rahmetli annesiyle hacca gelmişti. Mekke'den Medine'ye geçtiğimizde, dört beş saatlik bir dinlenme molasında Muhsin Başkan'la uzun uzun sohbet ettik. Onu tanıyorduk ama orada, Türkiye'nin yakın tarihini en iyi bilen birkaç kişiden birinin kesinlikle Muhsin Yazıcıoğlu olduğunu anladım."

"Hayatı boyunca pek çok badire atlattı; trafik kazaları, mucizevi kurtuluşlar… Ama asıl zor olan, 12 Eylül sonrası Mamak Cezaevi'nde yaşadıklarıydı. Yaklaşık on yıl tutuklu kaldı. Buna rağmen bir gün bile devletinden şikâyet ettiğini görmedik. Kendisine yapılan onca haksızlığa rağmen sitem etmemesi, onun büyüklüğünün en açık göstergesidir."

"Hac yolculuğunda ona olan sevgim ve saygım zirveye çıktı. Kelimelerle anlatmak zor. Ben sadece babamın ölümünde ve bir de Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatında ağladım. Aslında o, arkasından ağlanacak değil; unutulmayacak bir insandır. Ben unutamam, gençlerimizin de unutmaması gerekir. Onun ideallerini yaşatmaları gerekir."

"Siyasette birçok insan büyük makamlara gelir; bakan olur, başbakan olur, cumhurbaşkanı olur. Ama bir Muhsin Yazıcıoğlu olmak kolay değildir. O siyasetin üstünde bir yerdeydi. Aldığı oy oranı, onun bir idol ve lider olduğu gerçeğini asla zayıflatmaz. Aradan yıllar geçti ama hâlâ yaşıyorsa, hâlâ anılıyorsa, izinden giden gençler varsa, Alperenler çoğalıyorsa; bu onun ne kadar farklı ve büyük bir adam olduğunun kanıtıdır. Muhsin Yazıcıoğlu sadece bir partinin genel başkanı değildir. O, Türk milliyetçilerinin ve Alperenlerin lideridir."

HATIRA

Bir Adam, Bir Telefon ve Bir Vicdan

Faruk Tokuş'un kaleminden

Çarşamba sabahı, Altınyayla'da pazar kurulurdu. Sabahın erken saatlerinde, köylerden insanlar gelir, meydan kalabalıklaşırdı. Ben de esnafım. Mobilya malzemesi satarım.

O gün de dükkânda sabah telaşına yetişmeye çalışıyordum ki telefon çaldı. Ekrana baktım. Genel Başkanım, Muhsin Yazıcıoğlu arıyordu.

"Faruk kardeşim, nasılsın?" dedi, her zamanki gibi önce hâl hatır sordu. Sonra sesi biraz ciddileşti. "Doğupınar köyünde, Edip Kaldır'ın evi heyelana uğramış. Haberini aldın mı?"

Şaşırdım. O köyü iyi bilirdim. Kayalık bir yerdi. Heyelan olacak bir zemin yoktu orada. Üstelik bir afet olsa mutlaka duyardım.

"Başkanım, bana gelen bir haber yok. Ama tesadüfe bakın ki Edip'in amcası tam şu an yanımda." dedim ve Hamdi Kaldır'a sordum. Hamdi Abi başını salladı. "Yok kardeş, Edip'in eviyle yan yanayız. Hiçbir şey olmadı." dedi.

Telefonu tekrar aldım. Muhsin Başkan sessizce dinledi, sonra kesin bir ifadeyle konuştu: "Faruk kardeşim, sen yine de git bir bak."

Başkan böyle diyorsa iş ciddiydi. Hemen arabaya atladım, yedi sekiz kilometrelik yolu geçip köye vardım. Ve tam da o anda anladım…

Heyelan yoktu ama kerpiç ev yağmura dayanamaz hâle gelmişti. Duvarlar çamura dönüşmüş, her an yıkılacak gibiydi. Ev halkı dışarı çıkmış, çaresizce ağlıyordu. İçeride eşyaları vardı, içeriye girmeye niyet ettiler. Önlerine geçtim, "Cana geleceğine mala gelsin," dedim. İçeri girmelerine izin vermedim.

Telefonu çıkarıp Muhsin Başkan'ı aramak istedim ama şebeke çekmiyordu. Yüksek bir yere yürüdüm, sonunda sinyal buldum. Olanı biteni anlattım. Başkan bir an bile tereddüt etmedi. "Gardaş." dedi, "Heyelan ya da başka bir şey… Şu an adam zor durumda değil mi? Hemen tuğlasını, briketini, çimentosunu, ne lazımsa al, hallet. Bana da bildir."

Önce jandarmayı aradım, evi güvenlik altına almalarını sağladım. Sonra soluğu kaymakamın yanında aldım. "Böyle böyle, bir ev yıkılmak üzere. Haberiniz var mı?" diye sordum. Kaymakam şaşırdı. "Yok, hiç duymadım." dedi.

Kaymakam, köy muhtarını aradı. Muhtar da aynı şeyi söyledi: "Yok öyle bir şey." "Gel gidelim, kendi gözlerinizle de görünüz." dedim kaymakama.

Köye vardığımızda kaymakam şaşkınlıkla etrafa baktı. Gerçek apaçık önündeydi. "Sen bunu nasıl bildin?" diye sordu. Gülümsedim. "Muhsin Başkan haber verdi." dedim.

Akşam üzeri tekrar Başkan'ı arayıp ona durumu anlattım. Kaymakamın, muhtarın bile bilmediği şeyi nereden öğrendiğini sordum. O ise her zamanki mütevazılığıyla cevap verdi: "Benim telefonum yirmi dört saat açıktır, Faruk. Yeri gelir, dağdaki çoban bir yıldız kaydı diye gecenin üçünde beni arar."

O anda anladım ki liderlik, sadece kürsüde konuşmak değildi. Gerçek lider, kimsenin duymadığı çığlıkları duyan, kimsenin fark etmediği dertlere koşandı. İşte Muhsin Başkan buydu. Ve bazı adamlar, gökyüzünden kayan bir yıldızı bile hissedebiliyordu.

Bu hatırayı bizlere anlatan Faruk Tokuş Başkanımıza çok teşekkür ederiz.
HATIRA

Bosna'da Bir Sır Gibi Saklanan Gerçek

Recep Yıldırım'ın kaleminden

Muhsin Başkan, Ayvaz Dede Şenlikleri'ne katılmak üzere Bosna Hersek'e gelecekti. Sayın Genel Başkan'dan önce orada hazırlık yapmak için Almanya'dan Bosna'ya geçtim.

Biz Avrupa'da yaşayanlar protokol işlerini pek sevemeyiz. Fazla resmiyet, fazla mesafe bize göre değildir. Oysa Türkiye'de belediye başkanından, bir daire başkanına kadar herkes için bir protokol düzeni vardır. Avrupa'da ise işler farklıdır; başbakanı sokakta yürürken görebilir, sıradan bir vatandaş gibi selamlaşabilirsiniz. Ama neyse, konumuza dönelim…

Sayın Başkan'ın uçağı Bosna Hersek'e indiğinde, onu uçağın kapısında karşılamak istedim. Kırmızı halılar serilmiş, bando hazır bekliyordu. Kapı açıldı, Muhsin Başkan aşağı inerken, "Sayın Genel Başkanım, Bosna Hersek'e hoş geldiniz." dedim. O sırada yanımda duran Necdet Tövbeş adlı general hafifçe gülümsedi. Bir an için huzursuz oldum.

"Yanlış bir şey mi söyledim, General?" diye sordum. Yüzündeki tebessümü koruyarak başını salladı. "Hayır, hayır, Recep Bey." dedi. "Ama bana ilginç gelen bir şey var: Sanki Muhsin Bey Bosna'ya ilk defa geliyormuş gibi 'Hoş geldiniz' dediniz. Oysa biz onu cepheden tanıyoruz."

Meraklandım. "Siz tanışıyor muydunuz?" diye sordum. General hafifçe iç çekerek devam etti: "Biz Muhsin Bey ile cephede omuz omuza savaştık. O anlatmayı sevmez ama... Bir cephemiz düşmek üzereyken, onun getirdiği yardımlar sayesinde ayakta kaldık. Kapısı doğru dürüst kapanmayan, zincirle bağlanmış bir helikopterle bir cepheden diğerine cephane taşıdık. O günleri unutmak mümkün değil, Recep Bey. Muhsin Bey, burada sadece bir misafir değil, bir kardeştir."

O an içimde tarifi zor bir duygu belirdi. Gurur, hüzün ve minnet birbirine karıştı. O gün, General bizi İzzet Begoviç'in doktoru olan bir hanımefendiyle tanıştırdı. Bakanlar kurulundan üç bakanla görüştürdü.

Ve sonra Ayvaz Dede Şenlikleri… Muhsin Başkan'la beraber sekiz kilometrelik yolu at sırtında kat ettik. Kalabalık, dalga dalga önümüzden açılıyor, Bosna'nın taşına toprağına sinmiş bir hatıra gibi ilerliyorduk. Şenliğin yapıldığı alana vardığımızda, anonslar yükselmeye başladı. Kimler gelmiş, hangi ülkeden kim var tek tek okunuyordu. Türkiye'den başka siyasi partilerin milletvekilleri de vardı ama hiçbiri anons edilmedi.

Derken, kalabalığın sesini bastıran bir ses duyuldu: "Şu anda aramızda biri var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bayraktarı Muhsin Yazıcıoğlu da burada!"

O an gökyüzü daha bir mavi, Bosna'nın rüzgârı daha bir serin esti sanki. Hepimiz gözlerimizi kırpmadan baktık. Bir insanın varlığıyla, adıyla bile bir millete nasıl umut olduğunu bir kez daha gördük. O an hem tarifsiz bir gurur hem de içimizi sıkan bir hüzün yaşadık. Biz, Muhsin Başkan'ın arkadaşları, orada bir kez daha anladık ki, bazı isimler yalnızca bir kişiye ait değildir; bazı isimler, bir milletin duasında, bir coğrafyanın bağrında saklı kalır.

Bu hatıra için değerli Recep Yıldırım Başkanımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.